Yaşam

İmkansızın Şarkısı

6 Mayıs 2017

İmkansızın Şarkısı Haruki Murakami’yle tanıştığım ilk kitap oldu ve nedendir bilmem kitabı elimden bırakmak istemedim. Başka bir enerjisi vardı sanki beni yakalayan; daha sonra internetten araştırdığımda da böyle düşünenin bir tek ben olmadığını gördüm. Kitapta çok sade bir dil ve dışarıdan bakıldığında çok sıradan karakterler bulunuyor; fakat okumaya başladıkça her bir karakter tek tek ele geçiriyor sizi.

Murakami’nin yalın dilinin yanı sıra bir diğer özelliği ise karakterlerini hem hiç sevmediği, iki yüzlü, medya yanlısı insanlardan seçerken hem de entelektüel, çok okuyan, kendi halinde karakterlere yer vermesidir. İmkansızın Şarkısı’ndaki karakterler baktığımızda da hepsinin kendi dünyası, kendi doğruları vardır ve ana karakter Watanabe’nin gerçekten sizi etkileyen bir kültürü, felsefesi bulunur. Sanki biraz biraz kitaptaki herkese uydurursunuz kendinizi ama aslında tam olarak hiçbiri değilmişsiniz gibi.

Kitaba geçersek eğer, her şey Watanabe’nin Hamburg yolculuğu sırasında duyduğu şarkının onu 20 yıl öncesine, çocukluğuna götürmesiyle başlıyor. En yakın arkadaşı Kizuki intihar etmiş, Kizuki’nin kız arkadaşı Naoko ise bu olayın travmasını yaşamaktadır. Aynı acıyı paylaşan Naoko ve Watanabe bu durumun akabinde daha da yakınlaşmış ve birbirlerinin hayatında kalıcı izler bırakacak noktaya gelmişlerdir. Hatta Naoko, durumla çok iyi mücadele edememiş ve bir senatoryumda dinlenmeye çekilmiştir. Watanabe ise bir diğer yanda kendi küçük dünyasını kurmuş, üniversite öğrenimine devam etmiştir.

Kitapta beni en çok etkileyen yerlerden birisi de Naoko’nun kaldığı senatoryum olmuştur; burada hastaların hepsi kendi rızaları ile kalmakta, istedikleri zaman çıkabilmektedirler. Fakat senatoryuma bir kere giren çoğunlukla oradan çıkabilme cesaretini bulamamıştır. Durumun böyle olması bana biraz Platon’un mağara alegorisini anımsattı. İnsanlar senatoryumda onlara sunulan sahte yaşama öylesine alışmışlardır ki gerçeklerle yüzleşmek hep çok zor olmuştur, ve ancak gerçeklere tahammül edebilenler hayatlarının kontrolünü tekrardan ellerine almışlardır.

IMG_1948

“Ölüm, yaşamın karşıtı olarak değil parçası olarak vardır.”

Kitapta öne çıkan bir diğer konu ise “ölüm”dür. Murakami, ölümü yaşamdan ayırmamış, yaşamın bir parçası olarak yansıtmıştır. Bence kitabın en önemli özelliklerinden birisi her şeyin doğal ve yalın bir şekilde yansıtışı olmuştur. Benim karakterlere dair en sevdiğim konu ise kimseyi yargılamadan, kendi hayatlarınla olan ilişkileri oldu.

“Her birimizin nasıl kendimize özgü bir yürüyüş tarız varsa, her birimizin hissetme, düşünme ve olaylara bakış biçimi de kendine özgü. Eğer bunu düzeltmek istersen, bu değişim bir gecede olmuyor ve eğer zorlama olursa başka bir yerden patlak veriyor.”

 Hem yalın dili hem de sürükleyici hikayesiyle Murakami kesinlikle okumanız gereken yazarlar arasında yer alıyor. Pişman olmayacağınız eminim. Yorumlarınızı bekliyorum, şimdiden hepinize iyi okumalar.

 

 

İlgilenenlere yazar hakkında minik bilgiler;

Murakami, Japonya’da doğmuş, büyümüş ve gittiği bir beysbol maçı sırasında karar verdiği kitap yazma fikriyle edebiyat dünyasına atılmıştır.

Daha sonralarda toplumun katı ve baskıcı tavırlarından bunalmış New York’a yerleşmiştir.

Fakat ülkesinde yaşanan acı olaylar sonucunda kayıtsız kalamamış ve karısıyla birlikte Japonya’ya geri dönmüşlerdir.

Yapmacık, medya takıntılı insanlardan hiç hoşlanmaz. Çok düzenli ve sistematik bir hayatı vardır.

Kurt Vonnegut ve Brautigan hayranıdır.

 

 

Hoşunuza gidebilir

1 Yorum

  • Yanıtla Viagra 12 Mayıs 2017 at 18:37

    Hello! Cool post, amazing!!!

  • Yorum Bırak

    error: Sitemizden içerik kopyalamak yasaktır.